BASINDA TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ

07.03.2005 - Radikal - ABDULVEHAB EL MESİRİ

Müslümanlar artık uyansın

İslam dünyası kültürel, ekonomik ve siyasi açmazlarından kurtulabilmek için güven, saygı ve işbirliği temelinde kapsamlı bir uyanışa ihtiyaç duyuyor

Erdoğan'ın önde gelen danışmanlarından Ahmet Davutoğlu, El Ehram Weekly gazetesindeki söyleşisinde, AKP deneyimine ilişkin olarak yeni İslami söylemin gelişimine katkıda bulunan düşünceler sundu. Davutoğlu, İslami uyanış olgusunu uluslararası bağlam içine koyuyor. Din, ideoloji ve tarihten oluşan üçlünün sona ermediğini, ermeyeceğini söylüyor.

80'li ve 90'lı yıllarda dünyanın birçok ülkesinde Hıristiyanlığın canlandırıldığını gözlemek mümkün. Aynı şey Hindistan'da Budizm için geçerli. Keza Çin'de Konfüçyusçuluk da öyle. Tabii İslam da bu küresel gelişmeden payını aldı. Bu yüzden liberal ve radikal gibi kavramların yalınzca İslam dünyası için kullanılması tuhaf. Konu başka dinler olunca bu tür kavramlarla konuşulmuyor.

Davutoğlu halihazırdaki politikaların sürmesi durumunda Müslüman bölgelerde gerginliğin artacağı görüşünde. Zira Soğuk Savaş'ın ardından İslam dünyası uluslararası sistemin araçlarının nesnel kullanımından umudunu kesti. Bosna, Filistin, Karabağ ve diğer bölgelerde yaşananları Müslüman halklar gördü. Tam üç yıl boyunca uluslararası toplum, Bosna'da 250 bin Müslüman'ın boğazlanmasına seyirci kaldı. Filistin'i hâlâ seyrediyorlar. Kıbrıslı Türklerin BM planını kabul etmesine karşın Rumlar AB üyesi oldu ve Kıbrıslı Türkler hâlâ tecritle karşı karşıya. Bugün Müslüman halkların tümü kendilerini tecrit edilmiş gibi görüyor.

Davutoğlu İslam-demokrasi ilişkisinde bir sorun bulunmadığını, İslam'ın demokratik araçları zaten insanların hizmetine sunduğunu söylüyor. Tabii söz konusu araçların İslami değerleri sağlamlaştırması koşuluyla. Bu değerler, amaçların, hayatın, düşüncenin, dinin, malın ve adaletin korunmasını öngörür. Bu yüzden herhangi bir aracın meşruiyeti, bu değerleri gözettiği müddetçe mümkün.

Davutoğlu bu noktadan hareketle İslamcı aydınların sorumluluğunu, 'şu anın araçlarının ve siyasi sisteminin yorumlanması, tercümesi ve toplumun değerleriyle uygun hale getirilmesi' olarak görüyor.

Araç olarak baktığımızda demokrasinin esaslı dört ilkesi var: Siyasi otoritenin rasyonel meşruluğu; siyasi otoriteinin oluşmasının yollarından biri olarak siyasi katılım; siyasi otoritenin siyasi ve hukuki sorumluluğu; siyasi otoritenin seçimler yoluyla değişmesi.

Bu ilkeler esas itibarıyla İslami değerlerle çelişmez. Zira İslam'da da siyaset rasyonel meşruluğa dayanır. Müslümanların tarihi pratiği bizlere, peygamberin dini otoritesinin, halifelerinin rasyonalist otoritesine taşındığı eşsiz bir model sunar. Peygamberin halefi, otoritenin semavi nakliyle değil toplumun kararıyla seçilir. Başka dini geleneklerde bu türden bir örnek yoktur. İslam ile Hıristiyanlık arasındaki fark budur işte.

Aziz Paul ile Hz. Ebu Bekir'in tarihi deneyimi arasındaki fark bu başkalığı açıkça ortaya koyar. Zira Aziz Paul'un Hz. İsa ile hiçbir tarihi veya rasyonel ilişkisi olmadı. Ancak Aziz Paul Hıristiyanlık dininin kurucularının ikincisi olarak görüldü ve kutsal bir oluşum olarak Hz. İsa'nın konumunu temsil ettiğine inanıldı. Dini otoritenin ve toplumsal siyasetin meşruiyeti ise kilisenin metafizik şahsiyetine ve Papa'nın doğaüstü şahsiyetine taşındı.

Bu gelenekler içinde herhangi rasyonel modelin gelişmesi imkânsızdı.

Oysa Ebu Bekir'in Muhammed'le direkt ve sağlam bir tarihi ilişkisi vardı. Muhammed'in vahiyde temsil edilen eşsiz otoritesinin sonu

Ebu Bekir'in beşeri otoritesinin başlangıcını temsil etti. Ebu Bekir'in otoritesi meşruluğunu metafizik deneyimlerden değil rasyonalist tartışma ve müzakerelerden aldı. Siyasi katılım, siyasi ve hukuki sorumluluk erken vakitlerden itibaren Müslümanların tarihinin bir parçasıydı.

Kuran Müslümanların uyması gerekli ayrıntılı veya dayatılmış siyasi araçlar içermez. Kuran bizlere siyasi sistemin değerlerini (adalet, saygı, eşitlik ve özgürlük) verir; siyasi sistemler zamanla değişime tabi olduğu için insanlara hiçbir siyasi araç dayatmaz.

11. yüzyılda Maverdi 'El Ahkam El Sultaniye' adlı kitabı yazdığı vakit işaret ettiği sistemin siyasi araçlarını Roma, Bizans ve Fars geleneklerinden aldı. Yöneticinin hukuki ve siyasi sorumluluğu konusu, daimi olarak İslam geleneklerinin bir parçasıydı. Müslüman yöneticilerin uyup uymaması ayrı bir konu ancak bu sorumluluk ilkesi, halifelerin yönetim anlayışının bir parçasıydı.

Dolayısıyla bugün Müslüman aydın ve bilim adamlarının yapması gereken, İslam'ın evrensel değerlerini gerçekleştirmek için en iyi siyasi araçları arayıp ortaya çıkarmak.

Davutoğlu İslami parti kavramına karşı çıkıyor. Çünkü Davotoğlu'na göre her parti doğası gereği birleştirici değil ayırıcı bir güçtür, oysa İslam birleştirici bir unsur, ortak paydadır. O yüzden İslami parti kavramının dikkatli kullanılması gerekiyor. Tıpkı İslam'ı siyasi bir gruba veya siyasi bir partiye indirgememiz gerektiği gibi. Zira bu durum belirli partilerin İslam'ı temsil etmeyi tekellerine almalarına yol açar.

Doğal olarak Davutoğlu reform ve İslam dünyasının diriltilmesi konusunda da görüşlerini açıklıyor. Konuya uluslararası hesapların çerçevesi dışından bakmamız gerektiğini ve Müslüman aydınlara düşenin karşılaştığımız sorunları anlama amaçlı ciddi bazı sorular yönetmek olduğunu ifade ediyor. Zira İslam dünyası bugün üç temel sorunla karşı karşıya:

1) İslam dünyası tarih boyunca ortaya çıkan bütün uygarlık merkezlerinin beşiği olmuş coğrafi bir bölgede bulunuyor. Fakat Müslüman aydınlara düşen kendilerine şu soruyu sormaları: Müslümanların bugünkü dünya kültürüne katkısı ne? Davutoğlu bu katılımın etkin, faal ve göz alıcı olmadığı görüşünde. Fakat Müslümanların evrensel bir kültürün oluşumuna katılmalarının mümkün olduğunu ve Müslümanların en zengin kültürel geleneklere sahip olduklarını düşünüyor.
2) İslam dünyası ekonomik ve coğrafi olarak hayli zengin ve ayrıcalıklı bir bölgede. Dünya ekonomisi, İslam dünyasının doğal kaynaklarına dayanıyor. Ayrıca dev ticari ilişkilerin ekseriyeti bu bölgeden geçiyor. Tüm bunlara rağmen dünyadaki en büyük 15 ekonomi içinde tek bir Müslüman ülke yok. Bu yüzden Müslümanların kendilerine niçin 1,5 milyar Müslüman'ın ortalama bir Avrupa ekonomisinden daha fazla üretim yapamadığını sorması lazım.

3) İslam dünyası Mısır, Anadolu, İran ve Irak gibi dünyanın en derin ve en zengin siyasi geleneklerine sahip. Buna rağmen Müslümanlar siyasi sistemin araçlarının tesisinde zorluklar yaşıyor. Niçin?

Müslümanların İslam dünyasında değişim ve reform konusunu tartıştıkları şu dönemde kendilerine yöneltmeleri gereken sorunlar bunlar. Yanıtları da ancak kendileri bulabilir.

Bu sorunları alt edebilmek için Müslümanların güven, saygı ve işbirliği temelinde kapsamlı bir uyanışa ihtiyaca var.

(İnternet sitesinden alınmıştır)

ANA SAYFA