BASINDA TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ

10.01.2005 - Yeni Şafak- Yusuf KAPLAN

Osmanlı misyonu mu, Batı yörüngesi mi?

Şu ân dünyada, Osmanlı'nın hem bizim, hem bölgemiz, hem de dünya (tarihi) için ne anlam ifade ettiğini bilmeyen tek ülke ve toplumuz. Osmanlı, tarihe karıştı ve bölgemizde oluşan vakum (boşluk) bölge-dışı güçler tarafından dolduruluyor.

Türkiye'de güçlü bir tarih ve medeniyet bilinci olmadığı ve Türkiye, kesintisiz Batı yörüngesine girdiği için biz olan bitenleri anlamakta zorlanıyoruz.

"Türkiye, Batı yörüngesinden çıkamaz" denmiyor; "Türkiye laiktir, laik kalacaktır" deniyor. Türkiye'nin en temel varlık nedeninin laiklik olduğu, laiklikten aslâ ödün verilemeyeceği söyleniyor. Yani laiklik, Türkiye'nin Batı yörüngesinde kalmasının garanti altına alınması gibi bir işlev görüyor.

Laikliğin, bu toplumu kendi ellerimizle (mesela misyonerlik faaliyetleri gibi) Batılıların her tür müdahalesine açık ve müsait hâle getirmemizden başka bir işe yaramadığını fark edemiyoruz bile.

O yüzden Türkiye'de İmam-Hatiplerin, İslâm kültürünün önünü tıkayan laik bir partinin ikinci etkin kişisi olan Rahşan Ecevit'in "din elden gidiyor!" diye çığlık atması oldukça traji-komik ama bir o kadar da düşündürücüdür.

Dünyada benzeri olmayan Türkiye'deki laiklik uygulaması nedeniyle, Türk toplumunun, özellikle de genç kuşağın İslâm'la ilişkisi kopmanın eşiğine gelmiştir. İslâm'ın verdiği ruh, adalet, hakkaniyet, kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma ve özgüven duygusundan yoksun bir Türk toplumunun önümüzdeki süreçte millet olma özelliklerini, dolayısıyla idealizm, yaratıcılık, dinamizm gibi hususiyetlerini yavaş yavaş yitireceğini; Türkiye'de Batı toplumlarının karikatürü, kimliksiz, kişiliksiz, amaçsız, nihilist bir kuşak yetişeceğini; hatta böyle bir kuşağın ilk örneğinin görülmeye başlandığını görmek ve tarih, kültür ve medeniyet şuurundan yoksun bir toplumun bırakınız tarihî roller üstlenebilmesini, şu haliyle bile varlığını sürdüremeyeceğini artık görmek gerekiyor!

Oysa Batı'da laiklik, farklı dinlere ve mezheplere mensup kitlelerin birarada yaşayamayacak kadar birbirleriyle kavgalı ve sorunlu oldukları bir ortamda, sulh ve sükunet içinde (birarada) yaşamalarını garanti altına almayı amaçlamak için icat edilmiştir.

Bugün laikliğin en bariz şekillerde uygulandığı ülkelerde bile devletin, ülkeyi yönetenlerin dine karşı olumsuz/layıcı bir tavır takındığını, dini sembollerin, anlam haritalarının, değerlerin kamusal hayattan uzaklaştırılmaya çalışıldığını düşünmek bile imkânsızdır.

Batıda laikliğin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmasının en önemli nedeni, bir ülkede, birbirleriyle kavgalı, kanlı-bıçaklı ve düşmanca ilişkiler içinde olan birden çok dinin ve mezhebin varolmasıdır. Böylesi bir durum, bu ülkelerde ve toplumlarda huzur ve sükunetin, toplumsal barışın sağlanmasını imkansızlaştırdığı için devlet, dinlere ve mezheplere karşı "tarafsız" olmak zorunda kalmıştır. Kaldı ki, Batı ülkelerinde birbirleriyle kavgalı olan mezheplerin hemen tümü temelde aynı dinsel gelenekten gelmektedir. Dolayısıyla din, Batı'da siyasi, ekonomik, kültürel iktidar aygıtlarını tanımlayan tek aktör olmasa bile, iktidar aygıtlarına anlamını veren, nüfuz eden, elitlerin de, toplumun da kimliklerinin belirleyicisi olan en önemli ortak paydalardan biridir.

Batı ülkelerinin hemen her birinde yüzyıllardır birbiriyle kavgalı birkaç mezhep var. Oysa Türkiye'de birbiriyle kavgalı mezhepler ve dinler yok. Dolayısıyla devletin dinle ilişkisini olumsuz bir şekilde kurmasının ve kurgulamasının; müslümanlığın anlam ve sembol haritalarını kamusal alandan uzaklaştırma çabası içinde olmasının hiçbir meşrû ve makul anlamı ve gerekçesi kalmıyor.

Geriye tek gerekçe kalıyor: Türkiye'deki siyasi, ekonomik ve kültürel iktidar aygıtlarının müslümanlığa göre değil de, laikliğe göre tanımlanması, Türkiye'nin bağımsızlığını korumasının garantisi olarak görülüyor. Bizim elitlerimiz, laiklik tanımlamasının dışında kalan söylemleri, Türkiye'nin bağımsızlığına, ulusal güvenliğine yönelmiş en büyük tehlike olarak algılıyorlar. Oysa laikliğin, Türk toplumunu hem zihnen, hem siyaseten, hem de kültürel ve toplumsal olarak Batı'ya bağımlı kılan, dolayısıyla bağımsızlığımızı sorunlu hâle getiren en önemli aktörlerden biri olarak işlev gördüğünü ne zaman kavrayabileceğiz bilmiyorum doğrusu.

Mesele bir de Batılılar açısından baktığımız zaman sorunun daha iyi anlaşılabileceğini sanıyorum: Batılılar elitlerimizin laiklik üzerinde gösterdikleri bu hassasiyeti bizim elitlerimizin algıladıkları gibi mi algılıyorlar; yoksa Türkiye'nin Batı yörüngesinden çıkmamasının; her şeyden önce Batılıların çıkarlarını gözeten projelerin hayata geçirilmesinin garantisi olarak mı?

Bu sorunun cevabını siz verin. Ama ben yine de size iki "küçük" ipucu vereyim:

Birinci İpucu: ABD'de yeni yayımlanmaya başlanan Georgetown Journal of International Affairs dergisinde John Esposito'nun kaleme aldığı Amerikan dış politikası ile ilgili bir yazı var. Esposito'nun yazısının ilk cümlesi aynen şöyle: "Amerika'nın dış politikasının birinci gündem maddesini, son on yıldan bu yana 'İslam sorunu' teşkil ediyor". Soru: Neden acaba?

İkinci İpucu: Alman Başbakanı Schröder, "Türkiye'de İslâm'ın güçlenmesinin önünü kesebilmek için Türkiye'deki laikliği ve laik elitleri desteklemek zorundayız" derken acaba Türk toplumunu kara kaşına kara gözüne vurgun olduğunu mu; yoksa İslâm güçlendiğinde Türk toplumunun gerçek anlamda bağımsızlığına kavuşacağını bizden daha iyi kavradığını mı ispatlamış oluyor?

Üçüncü İpucu: Bugün Osmanlı'nın bulunduğu coğrafya'da 45 devlet; Osmanlı hinterlandında ise 31 devlet bulunuyor. Soru: Türkiye, "Batı yörüngesi"nde kaldığı sürece Osmanlı'dan boşalan boşluğu doldurabilmenin hayallerini (bile) kurabilir mi?

ANA SAYFA