BASINDA TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ

14.03.2005 - Yeni Şafak- Yusuf KAPLAN

İslâm'ın Üçüncü Medeniyet Dalgası-1

İslâm'ın üçüncü medeniyet dalgasından sözederken dişe dokunur, sistematik bir şeyler söyleyebilmem için dikkat çekilmesi gereken birkaç temel mesele var.

Her şeyden önce şu: Bugün yaşayan, kendi dinamiklerini, anlam haritalarını, anlamlandırma pratiklerini yeniden üreten bir İslâm medeniyetinin varlığından sözetmemiz pek mümkün değil. Köklü, sarsıcı ama aynı zamanda köklülüğüyle, sarsıcılığıyla orantılı olarak da bir hayli öğretici bir medeniyet buhranı yaşıyoruz.

Son iki asırdan bu yana yaşadığımız bu medeniyet buhranı, Müslümanların karşı karşıya kaldığı ikinci büyük medeniyet buhranıdır. Birinci medeniyet buhranı, İslâm medeniyetinin doğu cephesinde Moğol istilâsıyla, Batı cephesinde ise Endülüs'ün Katolik Avrupa tarafından çökertilmesiyle yaşandı.

Bu buhran, İslâm dünyasını perişan etmiştir ama Osmanlı tecrübesiyle birlikte aşılmıtır. Öncelikli olarak siyasî bir mahiyet arzeden bu buhranın Osmanlı tecrübesiyle aşılmasının, hâlen de bugün de etkileri ve katkılarını sürdüğünü söyleyebileceğimiz iki büyük sonucu olmuştur:

Birincisi, büyük ölçüde Gazâlî ve Sünnî tasavvuf geleneği üzerine kurulan Osmanlı siyaset, toplum ve hukuk / adalet düzeni, İslâm dünyasındaki hem akîdevî, hem fikrî, hem de siyasî bakımdan tahripkâr akımların yavaş yavaş yok olmasına ve Osmanlıların Sünnî fikir, fıkıh, tasavvuf ve toplum tasavvurunu İslâm dünyasının kurucu ve koruyucu ana motoru ve motoriği katına yükseltmelerine imkân tanımıştır.

Böylelikle İslâm dünyasında ehl-i Sünnet akîdesi ve fikriyatı, İslâm dünyasının siyasî, toplumsal ve ekonomik bakımdan bütünleşmesini, sarsılmaz bir birlik oluşturmasını mümkün kılan yegâne kurucu irade konumuna yükselmiştir.

Osmanlı'nın geliştirdiği İslâm'ın bu ikinci medeniyet hamlesinin ve dalgasının en önemli ikinci büyük sonucu ise, Batılıların tüm kıtaları sömürgeleştirme ve bütün medeniyetleri tarihten silme harekâtı başlattıkları bir zaman diliminde modern tarihte sadece İslâm medeniyetinin Batı'dan gelen bu yıkıcı ve yok edici meydan okumaya direnme iradesi ve gücü ortaya koyması, dolayısıyla İslâm medeniyetinin 20. yüzyılın başlarına kadar en azından siyasî birliğini ve bütünlüğünü koruyabilmesi olmuştur.

Dikkat çekmek istediğim ikinci önemli mesele de şudur: Batı kültürünün ve uygarlığının küreselleştiği, Batılı değerleri, hayat tarzını ve dünya tasavvurunu küreselleştirdiği ve Batılıların Amerikan tecrübesiyle dünya üzerinde küresel bir hâkimiyet kurdukları; buna karşılık müslüman toplumların ise, siyasî, ekonomik, kültürel ve fikrî bir dağılma, çözülme ve savrulma yaşadıkları bir zaman diliminde İslâm'ın üçüncü medeniyet hamlesinden sözetmek gerçekten inandırıcı değilmiş gibi geliyor insana.

Karşımızda böyle bir fillî durum var. Burada sorulması gereken soru şu: Acaba, fiilî durum sadece bu mu, bundan mı ibaret? Hayır! Bugün dünyada yaşananları, olup bitenleri, sadece Batılıların dünya üzerinde hegemonya kurmaları, Müslümanların ise, yalnızca darmadağınık, her bakımdan perişan bir vaziyette olmaları şeklinde izah etmek miyopça bir yaklaşım olur.

İlk bakışta görünen manzara bu. Ama meseleye biraz daha yakından baktığımızda aslında karşımızda çok daha farklı manzaraların da belirivereceğini görmekte zorlanmayacağımıza dikkatinizi çekmek isterim.

Her şeyden önce Batı uygarlığının Karşı-Aydınlanma veya Romantizm Çağı olarak adlandırılan 19. yüzyıldan bu yana büyük bir bunalım yaşadığını görmemiz gerekiyor. Bu bunalıma ilk kez derinlikli bir dille Husserl dikkat çekmiş; Nietzshce, yeni-bir-İsa havasıyla manifestolar ve methiyeler yazmış; Bergson, Wittgenstein ve Heidegger çerçeveler ve çareler bulmaya çalışmış; Marcel'den Kierkegaard'a, Sartre'dan Camus'ye kadar bütün varoluşçu filozoflar; Adorno'dan Horkheimer'a ve Marcuse'e kadar birinci ve ikinci kuşak Frankfurt Okulu'nun "eleştirel sosyal teoriysen"leri ağıtlar yakmış; Spengler, Dawson, Toynbee, Sorokin, Danilvsky, Berdyaev gibi tarih felsefecileri alternatifler önermiş; empresyonistleren ekspresyonistlere, dadacılardan kübistlere, sürrealistlerden soyut ressamlara modernist roman, tiyatro, müzik ve film sanatçılarına kadar Monet, Kandinsky, Picasso, Dali, Proust, Joyce, Kafka, Dosto, Ionesco, Beckett, Tarkovsky, Bergman, Fellini, Bunuel, Wagner, Mahler, Goethe, Rimbaud, Valery, Apollanire, Blake, Pound, Eliot gibi büyük sanatçı, müzisyen, sinemacı, şair ve yazarlar "cenaze marşları" bestelemiştir.

Derrida, Foucault, Baudrillard, Delillo, Burroughs, Huxley, David Lynch, David Crononberg, Tarantino gibi postmodern düşünürlere ve sanatçılara ise "cenaze levazımatçılığı" yapma işi düşmüştür!

Bütün bu Frenk yazarları ve düşünürleri "yeşillik olsun" diye sıralamadım elbette ki.

Yaklaşık 200 yıllık Batı düşüncesinin nasıl büyük bir felsefî kriz yaşadığını çağdaş Batı düşüncesinin bütün öndegelen büyük düşünür, sanatçı ve yazarları sesleri çıktığı, güçleri yettiği kadar haykırmaktan geri durmamışlardır. Ben sadece vaziyete isimler ve akımlar üzerinden dikkat çekmekle yetiniyorum. Bu sütunda bolca bu düşünürlerin düşüncelerini sizlerle tartışıyorum zaten.

Söylemek istediğim şu: Batı uygarlığı bütün dünyaya "hâkim" oldu ama büyük bir krizin eşiğinden geçiyor ve kendi yaşadığı bunalımı tüm dünyaya taşıyarak küreselleştiriyor. Pazusunu göstererek, tüm insan türünü ve dünyayı yok olmanın eşiğine sürükleyebilecek çaptaki bunalımını örtebileceğini zannediyor.

İşte ben, içinde yaşadığımız çağın bunalımını kavrayıp kavramsallaştırabildiğimiz zaman, Batılıların neden İslâm dünyasının üzerine vargüçleriyle çullandıklarını görebileceğimizi görüyorum ve sizi sadece müslüman toplumlar için değil, bütün dünyanın sıhhat, sulh ve selametini temin edecek İslâm'ın üçüncü medeniyet dalgasının gelişinin nasıl daha işin başındayken yok edilmeye çalışıldığını görerek üzerimize gelen saldırının büyüklüğüyle orantılı olarak imkânlarımızın da büyük olduğunu fark etmeye çağırıyorum...

İslâm'ın üçüncü medeniyet dalgası olarak adlandırdığım hamlenin şartlarını, imkânlarını ve zaaflarını önümüzdeki yazılarda tartışmaya başlayabiliriz artık...

ANA SAYFA