Ana Sayfa
Dergi Hakkında
İçindekiler
2.Sayıdaki Yazarlar
İlanlar & Duyurular
Tanıtımlar & Konferanslar
MP3 formatında
 
Sitede Yazılarınızın Yayınlanmasini İstiyor musunuz?
Basında Türk İslam Birliği
Kuran'da Yer Alan Birlik Ayetleri
Müslümanlar Birdir Kardeştir
Peygamberimizin kitapehline davranışı, tüm Müslümanlara örnek olmalı
Türk İslam Birliği, Batı medeniyetinin garantisidir
 

TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ, BATI MEDENİYETİNİN GARANTİSİDİR

Hıristiyanlık Filistin topraklarında doğmuş, ancak dönemin baskıcı yönetimleri nedeniyle daha çok bugünkü Suriye ve Irak bölgesinde yayılmıştı. Peygamberimiz (sav)'in, İslam'ı tebliğ etmeye başladığı dönemde Arap Yarımadası'nın güneyinde de çeşitli Yahudi ve Hıristiyan kabileleri bulunmaktaydı. Dolayısıyla İslamiyet'in doğuşundan itibaren Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyanlar ile iletişim içinde oldular.

İslam'ın yayılması ve güçlenmesi ile birlikte, bölgede yaşayan Kitap Ehli, Müslümanların idaresi altına girdi. Bu dönemde de Kitap Ehli ile Müslümanlar arasında anlayış ve hoşgörüye dayalı yapı devam etti. Peygamberimiz (sav) döneminde Hıristiyan ve Yahudi kabilelerle çeşitli sözleşmeler yapılmış ve bu topluluklara kendi varlıklarını ve haklarını garanti altına alacakları çeşitli emannameler verilmişti. Hıristiyan kabilelerden Cerbalılar ve Erzuhlulara verilen emannameler, bunun örneklerindendir. Bu belgeler, Müslümanların idaresine giren veya İslam'ın hakimiyetini tanıyan Kitap Ehli'nin, hukuki, dini ve sosyal haklarını garanti altına alan anlaşmalardı. Uygulamada herhangi bir sorunla karşılaşıldığında, bu belgelere başvurularak sorunlar çözüme kavuşturuluyordu. Örneğin, Dımeşkli Hıristiyanların bir sorun karşısında, kendilerine verilmiş olan emannameyi dönemin halifesi Hz. Ömer'e sunarak, çözüm talebinde bulundukları tarih kitaplarında yer alan bir bilgidir.1

Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Muhammed (sav)'in vefatından sonra onun yerine gelen halifeler de, Peygamberimiz (sav)gibi Allah'ın adaletini uygulama konusunda hassas davranmışlardır. Fethedilen ülkelerde hem oranın yerli halkı, hem de yeni gelenler barış ve güven içerisinde yaşamışlardır. İlk halife Hz. Ebubekir'in Suriye seferine çıkışı sırasında verdiği şu talimat, Kuran ahlakının güzel bir örneğini teşkil etmektedir:

Ey insanlar, kalpte uyacağınız on kural veriyorum: İhanet etmeyin ve hak yoldan ayrılmayın. Çocuğu, kadını ve yaşlı insanları katletmeyin. Hurma ağaçlarını yakıp yok etmeyin ve herhangi bir meyveli ağacı da kesmeyin. Develerden, sürülerden ya da yığınlardan herhangi birini katletmeyin. Kendiniz için saklayın. Hayatını uhrevi uğraşlara adamış kişilerle karşılaşacaksınız, onları münzevi hallerine bırakın. Çeşit çeşit yiyecekler sunan insanlarla karşılaşacaksınız, yiyin, fakat Allah'ın adını anmayı unutmayın.2

İslam'ın hızlı yayılışı, kısa sürede Hıristiyanların yoğun olarak yaşadıkları ve Bizans İmparatorluğu'nun iki önemli eyaleti olan Suriye ile Mısır'ın ve Sasanilerin egemenliği altında bulunan Irak'ın Müslümanların idaresine geçmesini sağladı. Bu dönem, Kitap Ehli'nin Müslümanların adaletine ve merhametine çok daha yakından şahitlik ettikleri bir dönem oldu. İslam idaresine giren hiçbir bölgede, Kitap Ehli'ne dinlerini değiştirmeleri, geleneklerini bir yana bırakmaları söylenmedi, bu konuda hiçbir baskı uygulanmadı. Mevcut sosyal düzeni değiştirecek, Hıristiyanları ve Yahudileri rahatsız edecek hiçbir haksız müdahale ve uygulamaya izin verilmedi. Öyle ki, Roma Katolik veya Bizans Ortodoks kiliseleri tarafından asırlardır baskı altına alınmış farklı Hıristiyan mezhepleri, Müslüman fetihlerini bir kurtuluş olarak görüyor, Müslümanların yönetiminde olmayı tercih ediyorlardı.

İslam İdaresi Altında Yahudiler ve Hıristiyanlar

İslam idaresi altındaki Kitap Ehli'nin sosyal ve dini yaşamları incelendiğinde ortaya çıkan tablo şöyledir:

İslam topraklarında tam anlamıyla bir inanç özgürlüğü hakim olmuştur. Hiç kimse dinini terk etmeye zorlanmadığı gibi, bu topluluklardan isyan edenlere, tekrar hakimiyet altına alındıklarında da, aynı hürriyetler tanınmıştır. İslam idaresi, patrik seçimleri, din görevlilerinin atanması gibi önemli konularda dahi -birkaç istisna hariç- bir müdahalede bulunmamış, üstelik herhangi bir müdahalede bulunmayacağını çeşitli sözleşmelerle garanti etmiştir. Bu topluluklar kendi dillerini hem özel yaşamlarında hem de ibadet alanlarında diledikleri gibi kullanmaya devam etmişlerdir. Örneğin Bizans Kilisesi'nden kopan Nasturiler, onların kullandığı Yunancayı terk ederek Süryaniceyi kullanmak istediklerinde diledikleri seçimi yapabilmişlerdir. Hıristiyanlara ve Yahudilere ait tüm okullarda istenildiği gibi din eğitimi devam etmiştir. Bunun yanı sıra manastırlar başta olmak üzere -bu okullar dini liderlerin ve din adamlarının yetiştirildiği okullardır- özel dini eğitim veren kurumlar da özerk yapılarını korumuşlardır. Aynı şekilde, diğer dinlere mensup olanların ibadethaneleri Müslüman idareler tarafından özenle korunmuştur. Fetihler sırasında ibadethanelere dokunulmamıştır. Havralar ve kiliselerin korunacağına dair pek çok garantiler, Peygamberimiz (sav)döneminden başlamak üzere, Kitap Ehli ile yapılan sözleşmelerde yer alan önemli hükümler olmuştur. İlk dönemlerde yapılan anlaşmalarda, Müslümanların yolculukları sırasında güzergahları üzerinde bulunan manastırlarda kalmalarına müsaade edilmesine dair maddeler bulunmaktadır. Bu da, Müslümanların Kitap Ehli ile ilişkilerini karşılıklı saygı zemini üzerinde geliştirmeye, onlarla diyalog halinde olmaya özen gösterdiklerine bir işarettir. Ayrıca yıkılan kiliselerin onarılmasına, yeni havraların ve manastırların inşa edilmesine de her zaman müsaade edilmiştir.

Örneğin, Medain dışında bulunan ve Patrik Mar Amme tarafından daha önce yakılmış olan St. Sergius Manastırı, Hz. Osman döneminde yeniden inşa edilmiştir. Mısır valisi Ukbe'nin Nasturilerin yaptırdıkları bir manastıra yardımda bulunması, Muaviye döneminde Urfa Kilisesi'nin tamir ettirilmesi, İskenderiye'de Marcos Kilisesi'nin inşa ettirilmesi gibi daha pek çok örnek sayılabilir. Günümüzde Filistin, Suriye, Ürdün, Mısır ve Irak topraklarında yer alan kilise ve sinagogların hala varlığını koruyor olması, Müslümanların diğer İlahi dinlere olan saygısının bir göstergesidir. Bugün Hıristiyanlar tarafından önemli ziyaret alanlarından biri olarak kabul edilen Tur Dağı'ndaki Sina Manastırı ve bu kilisenin hemen yanındaki cami, Müslümanların hoşgörüsünün bir diğer örneğidir.

Müslümanların bu hoşgörüsü, hiç şüphesiz, Kuran ahlakına uymalarından kaynaklanmaktadır. Kuran'da, "manastırlardan, kiliselerden, havralardan ve içinde Allah'ın çokça anıldığı mescidlerden" bahsedilmekte, bu mescidlerin korunmasına dikkat çekilmektedir. Ayette şu şekilde bildirilmektedir:

... Eğer Allah'ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder... (Hac Suresi, 40)

İslam idarelerinin, Kitap Ehli'nin dini inançlarına gösterdiği saygı ve onlara tanıdığı özgürlüklerin yanı sıra, bu kişilere uygulanan adalet de dikkat çekicidir. Müslüman liderlerin adalet anlayışı, Kitap Ehli'nin kendi kanunlarının geçerli olduğu mahkemeleri bulunmasına rağmen, pek çok kişinin davasının İslam mahkemelerinde görülmesini istemesine neden olmuştur. Bir dönem İslam mahkemelerine başvuran Hıristiyanların sayısındaki artış, Nasturi Patriği Timasavus'un Hıristiyanları uyaran bir bildirge yayınlaması ile neticelenmiştir.

Fetihlerle kazanılan topraklarda yaşayan Kitap Ehli, esir statüsünde değil, zımmi statüsünde görülüyor ve böylece hukuki bir statü kazanmış oluyorlardı. Zımmilik, cizye adı verilen belirli bir miktar vergiyi ödeyen ve Müslüman idaresini tanıyan gayrimüslimlere tanınan bir statü idi. Buna bağlı olarak can ve mal güvenceleri sağlanıyor, din ve vicdan hürriyetinden faydalanıyorlar, askerlikten muaf tutuluyorlar, aralarındaki anlaşmazlıkları kendi hukuklarına göre çözme hakkını koruyorlar ve eğer gerekli görülürse ödedikleri cizye de kimi zaman iade ediliyordu. Tarihçilerin büyük kısmı, zımmilerin dönemin şartlarına göre son derece hoşgörülü ve adil bir biçimde yönetildiklerini kabul etmektedir. Ünlü tarihçi Bernard Lewis bu durumu şöyle ifade eder:

... Onların (zımmilerin) durumu, Batı Avrupa'da kiliseden ayrı düşünenlerin durumundan çok daha üstündü. Zımmiler, dinlerinin icaplarını serbestçe yerine getirme hakkına sahiptiler. İnançları için asla idam veya sürgün cezasına çarptırılmıyorlardı.3

Peygamber Efendimiz, "her kim zımmiye zulmeder veya taşımaktan aciz olduğu yükü yüklerse, o kimsenin hasmıyım" diyerek zımmilere gösterilmesi gereken tavrı müminlere tarif etmişti. Bu ahlak doğrultusunda Müslümanlar, kendi idareleri altındaki gayrimüslimlerin korunmasını önemli yükümlülüklerinden biri olarak görmüşlerdir. Bizans ordusu ile yapılan bir savaş sırasında, İslam ordularının gerekli korumayı kendilerine sağlayamayacakları bir ortam oluştuğunda, Müslümanların aldıkları cizyeyi halka iade etmeleri Peygamberimiz (sav)'in Müslümanlara öğrettiği güzel ahlakın önemli örneklerinden biridir.4 Müslümanların, zımmi halka gösterdikleri şefkat ve alakanın bir diğer güzel örneği de, Hz. Ömer'in yaşlı bir zımmiye söylediği, "gençliğinde senden cizye alıp da, ihtiyarlığında seni terk etmek olmaz" sözleridir.5 Gayrimüslimlerden cizye vergisi alınıp da Müslümanlardan alınmayışı da bir haksızlık olarak görülmemelidir. Çünkü Müslümanlara da askerlik yapma yükümlülüğü getirilirken, gayrimüslimler bundan muaf tutulmuştur.

İslam İdaresinin Tarihi, Gelecekteki Aydınlığın Müjdesidir

Müslümanlarla Yahudiler ve Hıristiyanlar asırlar boyunca aynı şehirlerde, hatta aynı mahallelerde birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamışlardır. Ehl-i Kitap mensupları, Müslümanların yönetiminde olan bölgelerde, diledikleri gibi ticaretle uğraşıp mal sahibi olmuşlar, çeşitli meslek gruplarına dahil olabildikleri gibi devlet kademelerinde, hatta Saray'da dahi görev almışlardır. Fikir ve düşünce özgürlüğünden en üst düzeyde faydalanmış, ilim ve kültür hayatının bir parçası haline gelmiş ve günümüze kadar gelen eserler bırakmışlardır. Sosyal haklarını kullanmalarına engel olabilecek hiçbir baskı ile karşılaşmamışlardır. Aynı dönemlerde, Avrupa'da farklı dinlere ve mezheplere mensup kişilerin toplumdan tamamen dışlandıkları, hatta öldürüldükleri, farklı görüşler içeren kitapların toplu olarak yakıldığı düşünülürse, İslam idaresinin sağladığı özgürlük ve rahatlığın boyutu daha iyi anlaşılacaktır.

Tüm bu uygulamalar, Allah'ın Kuran'da iman edenlere emrettiği ahlakın bir gereğidir. Kuran ahlakını uygulayan Müslümanların idaresindeki topraklarda her zaman güvenlik ve barış hakim olmuştur. Halkın mutluluğunun ve refahının esas alındığı bu yönetimler, kendilerinden sonra gelen pek çok nesile örnek olacak bir sistem kurmuşlardır. Bugün de İslam dünyasının temel ihtiyacı Kuran ahlakına yönelmek ve Peygamber Efendimizin yolunu izlemektir.

Bütün bu tarihi gerçekler önemli bir noktaya daha işaret etmektedir: İslam dünyasının Kuran ahlakını esas alarak yeniden yapılanması, sadece Müslümanlar için değil hem bu topraklarda yaşayan diğer dinlere mensup topluluklar, hem de İslam dünyasının dışındaki medeniyetler, örneğin Batı dünyası için önemlidir. Kuran ahlakını temel alan güçlü devletlerin varlığı, Batı dünyasının İslam coğrafyasına dair endişelerini tamamen ortadan kaldıracak, dünya barışının temel dayanaklarından biri olacaktır.


1 Levent Öztürk, İslam Toplumunda Hıristiyanlar, İz Yayıncılık, İstanbul 1998, s.15

2 Majid Khoduri, İslam'da Savaş ve Barış, Fener Yayınları, İstanbul, 1998, s. 123 ; Taberi, Tarih I, 1850

3 Bernard Lewis, Tarihte Araplar, İstanbul, 1979

4 Ebu Yusuf 139; el-Belazuri, Fütuhu'l Budan, 187

5 Levent Öztürk, Asr-ı Saadetten Haçlı Seferlerine Kadar İslam Toplumunda Hıristiyanlar, İz Yayıncılık, istanbul, 1998, s. 186

ANA SAYFA